HAKSIZ REKABET

HAKSIZ REKABET

1.1. Rekabetin Tanımı 

Sözcük anlamı ile rekabet; aynı maksada sahip kişiler arasındaki yarış, yarışma, çekişme şeklinde tanımlanabilir. “4054 Sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun” ise rekabeti şöyle tanımlamıştır: “Mal ve hizmet piyasalarındaki teşebbüsler arasında özgürce ekonomik kararlar verilebilmesini sağlayan yarıştır.” Rekabet, sosyal bir varlık olan insanoğlunun, tarih boyunca çeşitli biçimlerde kendini göstermiş olan, içsel ve psikolojik durumunun bir sonucudur. Gerçekten de, bütün canlıların yaşamlarını sürdürebilmek adına gerçekleştirdikleri bütün eylemlerin de bir rekabet esasına dayandığı söylenebilir. Rekabet, estetik, ekonomik, bilimsel, politik anlamda, rakiplerine göre avantajlı konuma geçebilmek adına harcanan emektir. Rekabetin diğer bir tanımı ise, kişilerin bir konuda diğer kişilere üstünlük sağlayabilmek için çaba harcamaları, şeklindedir

Ticari ve iktisadi anlamda rekabet, girişimlerin kendi aralarındaki hizmet ya da mal sunma, yüksek gelir ve müşteri kazanma amaçları ile gerçekleştirdikleri mücadele olarak tanımlanabilir

Girişimlerin ya da kişilerin kendi aralarında mücadele etmesine hukuk düzeni cevaz vermekte olduğundan, rekabetin hukuki bağlamda bir hak olduğu söylenebilir. Bu durum, rekabetin hukuki boyutunu yansıtmaktadır. Fakat rekabet hakkının, diğer kişilerin çıkar ve haklarına zarar vermemesi gerekmektedir. Diğer kişilerin haklarını ihlal etmediği ve dürüstlük kuralına uygun kullanıldığı müddetçe rekabet, ilerleme ve gelişme bakımından ciddi bir unsurdur. Bu nedenle rekabetin kanunlara ve diğer hukuk kurallarına aykırı olmayacak biçimde uygulanması gerekmektedir. Hukuk düzenine uygun yürütülmeyen rekabet, haksız rekabet olarak adlandırılacak ve hukuki açıdan korunmayacaktır

1.2. Haksız Rekabetin Tanımı 

Haksız rekabetin tanımı ile ilgili literatürde fikir birliğine varılmış değildir. Kimi yazarlar ekonomik yaşamda düzenin daima değişmekte ve gelişmekte olmasından ötürü zaman geçtikçe yeni eylemlerin haksız rekabet şeklinde nitelendirildiğini ve buna bağlı olarak haksız rekabetin tanımının yapılmasının mümkün olmayacağını öne sürmektedirler. Haksız rekabetin tanımı, Örs, Dalamanlı ve Mimaroğlu’na göre şu şekildedir: “Rakipleri ezmek ve onları ekonomik faaliyet alanından uzaklaştırmak amacı ile ve iyiniyet kurallarına aykırı şekilde başvurulan, kanuna ve geleneğe göre kabul edilmesi mümkün olmayan hareket ve fiillerin tümüdür.” Domaniç ise haksız rekabeti; “Aldatıcı hareket veya iyiniyet kurallarına aykırı başka şekillerde rekabetin kötüye kullanılması ve bu yüzden bir kimsenin ticari işletmesi veya diğer iktisadi çıkarlarının zarar görmesi veya böyle bir tehlikeye düşmesidir.”. İmregün de haksız rekabeti; “İktisadi rekabetin iyiniyet kurallarına aykırı olan aldatıcı davranış ve başkaca suretle her türlü kötüye kullanılması.” olarak ifade etmiştir. 

Haksız rekabetin başka bir tanımı ise “iyi niyet kurallarına aykırı şekilde, başkasını ezerek rekabet sahasından çıkarmaya veya bu sahada onun işini zorlaştırmaya veya müşterileri cezp etmek için mal ve hizmetlerini daha iyi göstermeye yarayan araçları kullanmak suretiyle, başkasının iktisadi rekabet hakkını ortadan kaldıran veya sınırlayan hal ve hareketlerin bütünüdür şeklindedir. 

Literatürde yer alan çeşitli tanımlarda da görüleceği gibi, tanımların tümü dürüstlük ve iyi niyet kuralının ihlalini içermektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere, Medeni Kanunun 2. maddesi haksız rekabet açısından temel niteliğindedir. Bu temel doğrultusunda haksız rekabete ilişkin bir tanım yapılacak olursa; haksız rekabet, iyi niyet kuralının ihlalini teşkil eden, teamül ve mevzuat uyarınca kabulü gayrı-mümkün olan, iktisadi yaşam içerisindeki rekabet ortamını zedeleyen eylem ve hareketlerin tamamıdır. 

 

1.3. Haksız Rekabetin Tarihi Gelişimi 

Haksız rekabetin önlenmesi konusu, uygarlık tarihinin ilk aşamalarından itibaren gündemde olmuştur. Eski Yunan, Roma, Çin ve diğer medeniyetlerde, gedik ve lonca örgütlerinde haksız rekabet ile ilgili yaptırımlar bulunmaktaydı

Roma İmparatorluğu zamanında, köleler aracılığıyla işlerini yürüten kişilerin rakiplerinin, kölelerin aklına girerek ticari sırları elde etmeleri durumunda sır sahiplerinin menfaatlerinin korunmasına hitap eden “actio servi corrupti” ismi ile anılan bir dava bulunmaktaydı. Bir ceza davası olan bu davanın davacısı mağdur olan köle sahibi, davalısı ise kölenin aklına giren rakibi olmaktaydı. Roma İmparatorluğu zamanında yürürlükte olan bu dava çeşidi, TTK 55/1/b(3)’te düzenlenmiş olan “işçileri, diğer yardımcı kişileri, işverenlerinin üretim ve iş sırlarını ifşa etmeye veya ele geçirmeye yöneltmek” haksız rekabet türüne denk gelmektedir. Öte yandan Roma Hukukunda düzenlenmiş olan bu dava türü, haksız rekabet ile ilgili düzenlemelerin temelinin çok eski zamanlara kadar uzandığını göstermektedir.  

Haksız rekabet mefhumunun günümüzde mevcut olan anlamı ile ilk kullanımı Fransa’da gerçekleşmiştir. Fransız mahkemelerinin yorumuna göre haksız rekabet, aynı cins ürünleri sunan tüccarlar arasında oluşan ve rakibinin müşterilerinin etkilenmesi amacıyla gerçekleştirilen haksız fiiller şeklinde nitelendirilmiştir. Bu yorum ile haksız fiile ilişkin düzenlemelere başvurularak haksız rekabet davası ismi ile özel bir dava çeşidi oluşturulmuştur. Fransa’da haksız rekabete ilişkin bağımsız bir düzenleme getirilmeden, haksız fiile ilişkin düzenlemelere başvurularak haksız rekabet ile ilgili içtihatlar getirilmiştir. İsviçre’de ise, Fransız hukuku ile paralel olarak, rakibinin müşterilerinin elde edilmesi amacıyla gerçekleştirilen fiiller haksız rekabet kapsamında değerlendirilmiş ve bununla ilgili olarak haksız fiile ilişkin düzenlemelerden yararlanılmıştır. İlerleyen dönemlerde iktisadi rekabetin de koruma alanına dahil edilmesi gerekliliği fikrinden yola çıkılarak bağımsız bir haksız rekabet kanunu 1943 yılında çıkarılmıştır. Fakat İsviçre Federal Mahkemesi, bu yasanın ilk maddesinde bulunan “ekonomik rekabetin kötüye kullanılması” tabirini dar anlamıyla yorumlayarak, yalnızca rakipler arasındaki ilişkilerde haksız rekabetten bahsedilebileceği içtihadını sürdürmüştür. Bu durumun önüne geçilebilmesi için 1986 yılında yeni bir haksız rekabet yasası çıkarılarak, piyasa, iktisat ve toplumda rol oynayan diğer unsurların (tüketici, müşteri vb) korunması sağlanmıştır.

  1. Haksız Rekabet ile Fikri ve Sınai Haklar Arasındaki İlişkinin Kümülatif Koruma İlkesi İle Açıklanması

Patent, tasarım, fikir ve sanat eserleri, faydalı model, marka gibi fikri mülkiyet haklarından kaynaklanan korumanın içeriği esasında özel olarak hüküm altına alınmış olan haksız rekabet durumlarıdır. Bu hakların ihlalini oluşturan bütün durumlar aynı zamanda haksız rekabet teşkil etmektedir. Diğer bir ifadeyle, tasarım, marka, fikir ve sanat eserleri ve patentten doğan hakların ihlali aslında bir haksız rekabet hali oluşturmaktadır. Öte yandan bu hakların ihlaline ilişkin özel düzenlemeler bulunması ve bu düzenlemelerin ispata ve usul hukukuna yönelik kolaylık sağlaması, bu düzenlemelerin büyük önem arz etmesine neden olmaktadır

Fikri mülkiyet hakkından doğan inhisari hak sahibi, rakiplerine göre büyük avantaj elde etmektedir. Tescile bağlı fikri haklar açısından tescil edilme ile inhisari hak ve bununla birlikte geniş bir koruma elde edilmektedir. Tescil eden, ayrıca bir ispata lüzum duyulmaksızın hak ihlallerinden korunacaktır. Fikri mülkiyet hakları ve haksız rekabetin amacı ve konusu farklılık göstermektedir. Haksız rekabetin konusu, rekabet ortamının iyi niyet kuralları doğrultusunda yürütülmesi iken, fikri hakların konusu fikri eserdir. Haksız rekabet emeği korumayı ve rekabet ortamının dürüstlüğünü sağlamayı amaçlarken, fikri haklar fikri eseri ve eser sahibini korumayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda emeğin korunması prensibi fikri eserin korunmasını da içerisine almakla beraber, özünde rekabet ortamının güven ve iyi niyet çerçevesinde yürütülmesini amaçlamaktadır

Haksız rekabet düzenlemeleri, rakiplerin hakları ile beraber toplumun, meslek kuruluşlarının ve tüketicilerin menfaatlerini de korumakta ve hüküm altına almaktadır. Bu açıdan fikri hakların özel hükümler ile koruma altına alınması çerçevesinde sadece ilgili hak sahiplerinin dava ehliyeti bulunmaktayken, Ticaret Kanunundaki haksız rekabet düzenlemeleri çerçevesinde rekabet edenlerle beraber meslek örgütleri ve tüketicilerin de dava ehliyeti bulunmaktadır

Fikri haklar açısından getirilen özel koruma, sadece özel hükümlerle belirlenen koşulları sağlayan kişilere yöneliktir. Diğer bir ifadeyle özel korumanın koşullarını sağlamayan, mesela tescili yapılmamış olan buluş, tasarım marka gibi hakların haksız rekabet düzenlemeleri doğrultusunda korunması kural olup, bu haklar özel hükümlerle belirlenen özel korumadan yararlanamayacaktır. 

Öte taraftan, tescil edilmiş olan fikri mülkiyet hakkının aynı zamanda haksız rekabet düzenlemeleri ile getirilen korumadan yararlanıp yararlanamayacağının belirlenmesi bakımından doktrinde iki farklı görüş bulunmaktadır. İlk görüşe göre haksız rekabet düzenlemeleri ile FSEK ve Sınai Mülkiyet Kanunu gibi düzenlemeler arasında özel-genel kanun ilişkisi mevcut olduğu ileri sürülmektedir. Bu bağlamda özel-genel kanun ilişkisi dikkate alınarak özel hükmün öncelikle uygulanması gerekmektedir. Diğer bir ifade ile özel hükümlere başvurulmadan genel hükümlere gidilemeyecek, genel hükümler tamamlayıcı nitelikte uygulanabilecektir. 

Doktrindeki ikinci görüş ise, haksız rekabet ile ilgili düzenlemelerin, fikri mülkiyet ile ilgili düzenlemeler ile kümülatif bir ilişki içerisinde olduğunu öne sürmektedir. Tasarım, marka, eser ya da patent sahibinin koruma müddeti içerisinde, bu koruma ile beraber haksız rekabet ile ilgili hükümlere başvurması da mümkündür. Diğer bir ifadeyle, haksız rekabet düzenlemeleri fikri mülkiyete ilişkin düzenlemelere başvurulmadan da koşullar mevcutsa doğrudan uygulanabilecektir. Çünkü fikri mülkiyet hukukunun konusu fikri mülkiyetin korunmasıyken, haksız rekabete ilişkin düzenlemelerin konusu, iyi niyet kurallarını ihlal eden ticari faaliyet ve usuller karşısında emeğin korunmasıdır. Gerçekten de, bu iki koruma farklı ilkelere dayanmaktadır.

Yasaman/Poroy bu hususla ilgili olarak, haksız rekabet düzenlemelerinin de fikri mülkiyete ilişkin düzenlemelerle kümülatif biçimde koruma sunduğunu, buna bağlı olarak korumanın konusu, amacı ve koruduğu yararların birbirlerinden farklı olması da göz önünde bulundurulduğunda genel-özel kanun ilişkisinden bahsedilemeyeceğini, haksız rekabet ile fikri hakların ihlalinin birlikte gerçekleştiğini ifade etmiştir. 

Şehirali Çelik, FSEK ve Sınai Mülkiyet Kanunu gibi yasalar çerçevesinde sui generis bir koruma usulü belirlendiğini, fakat bu hükümlerin haksız rekabet ile ilgili düzenlemeler karşısında özel hüküm niteliğinde olduğunun söylenemeyeceğini ifade etmiştir. Bu yasaların konularının ve amaçlarının farklı olduklarını ve birbirleri ile ilişkisi olmayan denk seviyede düzenlemeler olduklarını öne sürmüştür. Hükümlerin kesişmesi durumunda bu hükümler yarışacak ve birbirleri arasında çelişki yaratılmayacak biçimde yorumlanacaktır. 

Güneş de, haksız rekabete ilişkin düzenlemeler ile fikri mülkiyete ilişkin düzenlemelerin kümülatif ilişkisini ve birbirleri ile yarıştıklarını kabul etmiş ancak, özel düzenlemelerin daha detaylı ve bu sayede hak sahibinin menfaatlerine yönelik özelliği nedeniyle tercih edilmesi ve üstün olarak kabul edilmesinin gerektiğini belirtmiştir. Aynı şekilde doktrinde de, tescil usulünün hakkın korunması açısından daha kesin, belirli, emin ve güvenli bir yöntem olduğu, milletlerarası hukukta da tescilin üstün tutulduğu savunulmaktadır.